Yarınki Türkiyenin Aydını


17 Mayıs 2007 Perşembe

Fikirleri

10 Temmuz 1975’te vefat eden N. Topçu, idealist ruhçu felsefe geleneğine bağlıdır. Sokrates’in felsefi sorgulamalarını oldukça önemsemiştir. Topçu, Bergson’un epistemolojisini savunur. Varlığı parçalayan bilginin bizi gerçeğe götüremeyeceği, gerçeğin bilgisinin ancak içe dönük mistik düşünüşle kavranabileceği yolunda bir görüştür bu. Ona göre bozulma insanın ruhi köklerinden koparak maddenin esareti altına girmesinde aranmalıdır. Maddeye yönelik zaaflar, insanı dar bir anlayışın içine hapseder, şahsiyetini böler, ahlaki kaygılardan uzak, sorumsuz, idealsiz bir hayata mahkum eder. Manevi hayat ise onu tabiatın zorunluluklarından kurtarır, dağılan varlığını bütünleştirir. Topçu’ya göre tasavvuf, bir kalp eğitimidir. Tasavvuf; dini, aktif bir güç, bir hareket haline getirir. Toplumsal ve ahlaki bozulmanın her alanda görüldüğünü anlatır. Kurumsal anlamda din, mevcut bozulmanın genel karakteristiklerini gösterir. Topçu, toplumsal kurtuluşun ancak ahlaki bir dirilişle mümkün olduğuna inanır. İman, sadece aklın ve bilimini bittiği yer değildir, o aynı zamanda felsefenin de bittiği yerdir. Asr-ı Saadet’i mutlak anlamda soyutlamaz. Tarihte muhtelif Asr-ı Saadet dönemleri yaşanmıştır. Tasavvuf, Hz. Peygamber ve ashab döneminin gelenekleri üzerine oturan seçkin bir düşünsel çerçeveyi ifade eder. Kurumlar, Topçu’ya göre toplumsal ahlaki bozulmanın göstergeleridir. İnsanı insana yabancılaştırır. Topçu geleneksel topluma cemiyet terimini yakınlaştırır. Cemiyet sapkınlıklarla dolu, manayı maddeye feda etmiş insanların kurumsal çerçevede oluşturdukları bir topluluktur. Cemiyet şuursuz kalabalıklardır. Çoğunluğun iradesi yoktur. İrade özünde bireyseldir. Topçu cemiyetin karşısına cemaati koyar. Cemaati “hepsine üstün olan bir ideale ferdiyetlerini feda ederek birleşen insanların topluluğu” olarak tanımlayan Topçu, bireyciliğinin de sınırlarını belirtir. Birey cemiyette sivrilmiş cemaatte ise erimiştir. Liberal anlamda bireyci kültür karşısında kollektiviteyi savunur. Felsefi bağlamda vahdet ya da birlik gibi kavramlarla ifade ettiği şey de budur. Nurettin Topçu’yu yaşadığı dönemi göz önüne alarak değerlendirmek daha yerinde olur. Onun yaşadığı dönem sanayileşmenin, kentleşmenin hızla arttığı, 1960 ve 1971 askeri müdahalelerinin olduğu, 1970’lerde toplumsal olayların hızlandığı bir döneme denk düşer. Topçu’nun fikirleri böyle bir ortamda şekillenmiştir. Aslında onun kötümserliğinin ardında da bu tür saikler yatar. Topçu, toprağı ve toprağa dayalı hayatı kutsallaştırır. Ona göre ahlak en mükemmel olarak zirai bir toplumda yaşayabilir. Kır-kent arasında kırsalın erdemine, kentin ise fesatlık ve bozulma anlamına geldiğini savunur. Nurettin Topçu Türk düşünce dünyasında önemli ve özgün bir yere sahiptir. Ziya Gökalp ile karşılaştırılacak olursa Topçu, Gökalp’in aksine sosyolojiye değil psikolojiye müracaat etmiştir. Misyonu ise toplumu kurmak değil onu kurtarmaktır. Bu bağlamda işbölümüne eleştiriler getiren Topçu, Marks’ın yabancılaşma yaklaşımından çok sermayenin emek ile çelişkisine vurgu yapar. Anti-kapitalist bir söyleme sahip olduğu söylenebilir. Milliyetçiliğin kapitalizm ile ilişkilendirilmesine radikal bir şekilde karşı çıkar. Milli coğrafyanın önemine inanan, vatan ve tarih birliği olmayan yerde milliyetçilik yapmanın anlamının olmayacağını savunan Nurettin Topçu, Türk milletinin tarihinin başlangıcını Alparslan’ın Anadolu kapılarını açtığı 1071 yılı olarak kabul eder. Bu yeni dönemle birlikte Türkler göçebelikten yerleşik düzene adım atmışlardır. 1939 yılından itibaren çeşitli aralıklarla yayımladığı Hareket Dergisi ile bir dünya görüşü mücadelesini şuurla yürüttü. Yazılarıyla ruhçu ve mistik düşünüşün felsefi temellerini araştırdı. Teknik ve makine medeniyetine duyulan şuursuz ihtirasın asrın insanını boğduğunu, bu yüzden kendi benliğinden uzaklaşan insanın kurtuluşunun ancak öz benliğine kavuşmasıyla mümkün olabileceğini vurguladı. İnsan ruhunu demir pençeleriyle felce uğratan materyalizm, pozitivizm, sosyolojizm ve pragmatizm akımlarına karşı çıkarken akılcılığın bile ancak kalbilikle değer kazanacağını belirtti. Hüseyin Avni Ulaş ve Fransa’da tanıştığı Remzi Oğuz Arık’ın tesiriyle benimsediği Anadoluculuğun adeta ruhi, içtimai programını yeniden çizdi. 1947-1949 arası Hareket dergilerinde bu çerçevedeki düşüncelerin İslami temellerini açıklığa kavuşturdu. Türk milliyetçiliğinin İslam davasından ayrılamayacağını, milletle dinin iç içe kavramlar olduğunu ortaya koydu. Nurettin Topçu üzerine doktora tezi yazmış olan Prof. Dr. Süleyman Seyfi Öğün 1966’dan itibaren aralıksız olarak yayınlanan Hareket Dergisi’ni entelektüel sağın öncüsü olarak değerlendirmiştir. 1952-1953 yılları arası yayınlanan Hareket dergilerinde ise batılılaşma karşısında inancımızı ve tarihimizi savunurken, kapitalist ve komünist iki kamp arasında cemaatçi bir nizamın zaruretini öngören “yeni nizam”ın ana hatlarını çizdi. 1966-1975 Hareket’lerinde daha önceki dönemlerde ileri sürdüğü düşünceleri bütün fikir hamlesiyle yeniden kuvvetle ortaya koydu. Bu genel çerçeveyi Topçu’nun ifadeleriyle şöyle özetleyebiliriz: “Biz, hem uysallığa, hem anarşizme karşıyız. Her türlü sosyolojizme, yani toplum gerçeğinin her şey olduğu anlayışına karşı olduğumuz kadar, bencil ve katı ferdiyetçiliğin de karşısındayız. Ferdin, sadece bütün iradeleri aynı şekilde belirleyen bir irade karşısındaki uysallığını kabul ediyoruz. Bize göre selamet, tarih ve insanlıkla birlikte tarihin ve insanlığın var oluş sebeplerini içinde bulacakları bir mutlak’a bağlanmaktan ibarettir. Aklı başında bir insanlık, kendini asla gayesi ve gerçekleştireceği mukadderatı olmayan bir varlık olarak düşünemeyecektir. Kendi gayesini bilecek noktaya erişmese bile, o sanki bu gayeye arka arkaya gelen nesillerin sonsuzluğunda ulaşılacakmış gibi hareket edecektir.” Topçu, pozitivist batının dışında ruhçu maneviyatçı cephesinin de bulunduğunu ve bu yüzden Türkiye’nin batılılaşma macerasının yanlışlığını vurgulamıştır. Soyutla somutu bütünleştiren, toprağa bağlı fikir ve ekonomi sentezi yapan bir mütefekkirdir. Kendisinin doktora tezi de olan “İsyan Ahlakı”nda Topçu ahlak meselesinin merkezine sorumluluk kavramını koyar. Ahlak sistemleri bu kavrama olumsuz anlamlar yüklerken Topçu sorumluluğu müsbet değerlendirir. İnsanın sorumluluğu gerçekleştirecek hareketin önünde düşünüp taşınmayı gerektirir, o sebepten sonda değil öndedir. O halde ruhi ahlakın kaynağı ahlaki hayattır. Nurettin Topçu, Anadoluculuk akımının öncülerinden bilinir. Ancak Topçu’dan önce bu hareketin fikir babaları olarak Mükrimin Halil Yinanç (Anadolu Tarihi adlı eseri), Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu (Anadolu İctimaiyatı adlı eseri) ve Hilmi Ziya Ülken (Anadolu Destanları adlı eseri) gibi isimleri sayabiliriz. Anadoluculuk akımının önde gelen bu isimleri Anadolu dergisinde bu fikri canlandırmışlardır. Nurettin Topçu’ya göre toprak devletindir. İnsanlar toprağı üretime kattıkları sürece işlemelidirler. Devlet otoriteli olmalıdır. Adem-i merkeziyetçiliğe karşı olan Topçu’nun iktisadi ve siyasi teklifleri oldukça merkezidir. Zaten savunduğu sosyalizm kavramı da devlet sosyalizmine yakındır. Sonuçta bu yaklaşımın adem-i merkeziyetçi değil merkeziyetçi olması olağandır. Topçu’nun Hareket Dergisi ile İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Mustafa Şekip Tunç ve Mehmed Emin Erişirgil’in temsil ettiği Dergah hareketinin örtüştüğü noktalardan biri de Türk milliyetçiliğini pozitivist kaynaklara dayandırmak isteyen Ziya Gökalp’e duyulan tepkidir. Topçunun sosyalizmi diğer bütün sistemlerden daha komünizm karşıtıdır. Topçu; materyalist, ihtilalci ve anarşist bir komünist tehlikesinden bizi koruyacak olan ruhçu, devletçi ve muhafazakar otorite sahibi bir sosyalizmdir diyerek bu konudaki yaklaşımını açıklığa kavuşturmaktadır. Topçu’nun sosyalizmini faşizme benzetenler olmuştur. Ancak faşizm insanı devlete kul ederken Topçu, insanı merkeze almış, devleti insanın hizmetine sunmuştur. Topçu’nun öğrencilerinden Ali Bulaç, Anadolu sosyalizmi kavramının yanlış anlaşıldığını dile getiriyor: “Anadolu sosyalizmi diye kavramsallaştırılan şey aslında toplumsal bir dayanışma ve cemaat ilişkisinin hayatın geneline yayılması anlamına geliyordu. Yoksa Marksist bir kasıt yoktu.” Nurettin Topçu’ya genel bir perspektiften bakacak ve düşüncelerini toplayacak olursak karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır. Topçu, pozitivizme ve pozitivizm kaynaklı ideolojilere karşı tepki göstermiş ve “dokunduğundan başkasına inanmayan körler gibi pozitivist oluverdik” diyerek maddenin fetişleştirilmesi, toplumun manevi dinamiklerinin çökertilmesi ve pozitivizmin insana ve topluma giydirmeye çalıştığı demir gömleğe karşı mana alemine yönelmiştir. Ancak mana alemine girişi Batı mistisizmi ile olmuştur. Topçu’nun ruhçu idealist felsefesi, maddenin günümüzde üretimini yapan teknolojiye karşı oldukça mesafeli durmasına sebep olmuştur. Zaten zirai üretimi, kır hayatını öne çıkarması da bu yaklaşıma destek olmaktadır. Kendi içinde oldukça tutarlı bir fikir ağı ören Topçu’nun milliyetçiliğinin anti-kapitalist unsurlar taşıması da aynı bakış açısını vermektedir. Bu düşünce ise kendisini yine kendisine özgü bir tür sosyalizme götürmüştür. Sonuçta dünyanın iki kutuplu olduğu bir dönemde kapitalizm-sosyalizm ikiliğinde sosyalizm tarafı ağır basmıştır. Gökalp’in toplum mühendisliğini çağrıştıran düşüncelere verdiği tepki ile cemiyet yerine cemaatçi bir milliyetçilik düşüncesi geliştirmiştir. Toplumun kurtarılmaya ihtiyacı vardır ve araç sosyoloji değil psikolojidir. Yoksa toplumu kurmak, inşa etmek amaç değildir onda. Nurettin Topçu’yu diğer milliyetçi fikir adamlarından ayıran önemli nokta kendisinin Anadoluculuk akımını temsil etmesidir. Medeniyetin göçebe toplumlarda değil yerleşik toplumlarda olacağına inanan Topçu Türklerin Anadolu kapılarını açtığı tarihi başlangıç kabul eder. Ölümünün 25. yılı toplantısında konuşan Yazarlar Birliği Başkanı Nazif Öztürk Topçu’yu “Hayatta öyle insanlar vardır ki, dünya bir tarafa gitse, Hak olan yolda yürümekten kimse kendilerini alıkoyamaz. Onlar insanlığın vicdanıdır. Nurettin Topçu bu insanlardan biridir. Güçlü ve sarsılmaz bir imana, sonsuza uzanan metafizik bir düşünce ufkuna, âleme rahmet olacak kadar büyük bir hüzne, tükenmek bilmeyen bir ıstıraba sahiptir. Ruhunda özümsediği Anadolu kültürü ile kökleri mazide, aklî ve bilimsel usullerle tahsil ettiği Batı ilimlerindeki müktesebâtı ile de dalları atide bir şahsiyettir. İçinden çıktığı toplumun kıymet hükümlerini reddetmeden, çağdaş batı kültürünü kavramış, buradan aldığı bilimsel metotlarla şark kültürünü yorumlayıp XXI. yüzyıla taşımıştır. Abdulhamid'in Avrupa'ya tahsile gönderdiği öğrencilerden beklediği, fakat hiçbir zaman göremediği aydın tipini temsil etmektedir. Garbın ilmini almış, taklitçiliğe düşmemiş bir şahsiyettir” diye tasvir ederek onun hem bir hareket ve aksiyon adamı olduğunu, hem de bir Anadolu sevdalısı olduğunu güzel özetlemiştir.


Faydalanılan Kaynaklar : İsmail KARA (Haz.): Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi III, Pınar Yayınları, İstanbul, 1994. Süleyman Seyfi ÖĞÜN: Türkiye’de Cemaatçi Milliyetçilik ve Nurettin Topçu, Dergah Yayınları, İstanbul, 1992. Nurettin TOPÇU: Yarınki Türkiye, Dergah Yayınları, İstanbul, 1995.

25 Nisan 2007 Çarşamba

Nurettin Topçu ve Milliyetçilik

Hüdavendigar Onur

Türk fikir hayatının önemli isimlerinden Nurettin Topçu, milliyetçiliğin esaslarını anlatırken, “Kendi menfaatinden önce milletinin menfaatlerini düşünen, kendi evinden önce köyünü ve şehrini yükseltip güzelleştiren, cemiyeti ve milleti için yaşadığına inanan, nefsini cemaate adamış olan insanın milliyetçiyim” diyebileceğini belirtiyor.

Türk milliyetçiliğinin “toprağın çehresine İslâm’ın ruh ve karakterini sindiren ruhçu bir milliyetçilik’ olduğunu anlatan Topçu, şöyle diyor: “Bu ruhçu milliyetçiliğin temellerini Melikşah’ın ve Mevlana’nın, Yunuslarla, Yavuzların kurduğu kabul edilmelidir.”

Türk milliyetçiliğinin bir Anadolu hareketi olduğunu savunan Topçu’ya göre, bizim milliyetçiliğimizin şuuru daha ilk istilalarla başlıyor. Moğollarla haçlılara karşı Anadolu Türk kalesinin muhafızlığını yapan Selçuklular bu şuura ilk ışığını verdikleri gibi, Anadolu’daki beylikleri birleştirerek milli birlik kurmak davasını daha başlangıcından itibaren programlaştıran Osmanoğulları da bütün bu şuura sahip milliyetçi büyüklerimizdir.Nurettin Topçu, Fatih Sultan Mehmet ile Türk-İslâm zincirini içinden parçalamaya çalışanları tepeleyerek İslâmi iktidarı Oğuz çocuklarına devreden Yavuz Sultan Selim’i de milliyetçilik davamızın ‘asıl kahramanları’ olarak göstermektedir.

Nurettin Topçu, burada bir gerçeğe dikkat çekerek saadet ve fazilet semalarında uçan Türklerin bu yüksekliğe ancak İslâm’ın kanadıyla yükseldiklerini belirtiyor. İslâm dininin Türk’e ilim ve hikmet getirdiğini, ruh ve ahlak sunduğunu, ebedilik sevdası aşıladığını anlatan Nurettin Topçu, Türk milletinin böylece hayatın manasını tanıdığını belirtiyor.Türk-İslâm Harikası Türk dünyasının birlik içinde kurtuluşunu ararken İslâm’ın birleştirici ruhuna sığındığını anlatan Topçu, Türk milletinin Allah adında birliğe ulaşma idealini güden devletlerinin devamlı olduğunu belirtiyor. Türk’ün İslâm’a kendisini verdiğini belirten Topçu, “İlahi ruh olan İslâm yeryüzünde barınacağı vücudu arıyordu. Kutsal buluşma Maveraünnehir’de oldu. Bu mübarek bölgede Türk, ilimde, felsefede, din ve devlette insanlık tarihinin öğündüğü büyükleri yetiştirdi” ifadelerini kullanmaktadır. Nurettin Topçu, bu topraklara hakim olan İslâm dininde Türk’ün asıl kendini bulduğunu, kendi cevherini belirtecek hayat unsurunu bulduğunu belirterek “İslâm’ın Türk ile birleşmesi cihan tarihinin belki en büyük harikasını doğurdu” diyerek bir gerçeği ifade etmektedir.

Nurettin Topçu, Maveraünnehir ülkesinin yetiştirdiği Kâşani, Teftezani, Pezdevi, Herevi ve Semerkandi gibi büyük hukukçuların İslâm fıkhında akla hayret verecek genişlikte eserler ortaya koyarken, İslâm fıkhının en başında gelen Ebu Hanife’nin Türk olduğunu da belirtmektende geri kalmıyor. Topçu, İslâm’ın bu büyük dahilerinin yanında Buhari ve Müslim gibi hadis alimleri ile Necmüddin Kübra gibi bir tefsir alimini de bizlere hatırlatmaktadır.Nurettin Topçu, bu yüzden Türk milliyetçiliğini anlatırken, “milliyetçiliğimizin yani milletleşme hareketimizin birkaç yazarın kafasında doğduğunu iddia edenlerin milletten ve tarihten habersiz gafiller olduğunu” belirtiyor. Nurettin Topçu, milliyetçiliği medeniyet ve milli kültür meselesi olarak ele aldığı için “Batı medeniyetinin bizim milliyetçiliğimize temel olamayacağını savunmaktadır.” Hakikaten Türk milliyetçiliği “vatana ve millete hizmet ideali” olarak İslâmiyet öncesine dayanırken müslüman olduktan sonra Allah adını yayma davası olarak mukaddes dava haline gelmiştir.

Nurettin Topçu’ya göre, Ulu Allah’a götürecek Türk milliyetçiliği, Anadolu’nun ancak hak ile kudretin timsali olan bir yumruk halinde birleşmesiyle mümkün olacaktır. Onun dışında kalan yolların hepsi Anadolu’yu yokluğa götürücü yollardır. Bir dava ve ideal adamı olan Nurettin Topçu, milliyetçiliğimizin dayandığı esasları anlatırken bunların başında dinimiz İslâm’ın geldiğini, vatanımızın ise büyük Anadolu toprağı olduğunu belirtiyor. Soyumuzun ise “Oğuz çocuklarının Anadolu’nun dokuzyüz yıllık tarihi içinde bu topraklarda kaynaşmalarla eriyip aslını kaybetmeyen Türk soyu” olduğunu anlatan Topçu, dilimiz Türkçe’nin de önemine değinerek “Dilimiz ise bu ülkede yüzyıllar boyunca devam edegelen tarihi olgunlaşma içinde varlık kazanan müşahhas ve zengin Türk dilidir” ifadelerini kullanıyor. Topçu, milliyetçiliğimizin dayandığı bir diğer esas olarak devleti gösterirken, “Devlet, büyük çoğunluğu köylü olan kütlenin iradesini yaşatan merkeziyetçi, otoriteli ve mesuliyetli bir devlettir” diyor.

FİKİRLERİNDEN SEÇMELER-Var Olmak

Var olmak, düşünmek ve hareket etmek demektir. Vakıa hayvanlar da hareket ediyorlar. Lakin onların hareketleri şuurlu değildir; alelade yer değiştirmeden, kımıldamadan ibarettir. Yalnız insana mahsus olan hareket (aksiyon) ise, kendi herşeyi kaybetmek pahasına da olsa yine herşeyi omuzlarına yüklenmek lazımdır; kendi kendini mahkum etmek lazımdır. Eğer bizzat kendi hareketimle kımıldanmazsam , bende veya dışarıda bana muhtaç olmadan hareket edecek şeyler var; ve bensiz hareket eden her halde benim aleyhime hareket edecek. Sulh bozgunluktur, hareketin mühleti ancak ölümdür kendisini ve başka varlıkları değiştirmek demektir. Bununla insanın hareketleri hür oluş vasfını kazanıyor. Ancak hareketlerimin hür oluşu, kendisinden evvel var olan ve kendisine hakim bulunan hürriyet diye bir prensibin varlığını gerektirmez mi? Halbuki hareketten önce hürriyeti var kılacak başka bir hadise mevcut değildir. Hürriyetim, hareketimin varlığı sayesinde vardır ve hareketle birlikte kendini gösterir. Hareketin tahlili ise insanı daha büyük bir muamma ile karşılaştırmaktadır. Varlık, sanki hareketle beraber var olmuştur ve ebediyen ondan ayrılmamaya mahkumdur. Hareket denizin kıyılarında durup onun ufuklarına dalmışken filozof Moris Blondel'in bu temaşadaki vecdini dinleyelim :

"Hareket ediyorum, lakin hareket nedir bilmiyorum. Yaşamak istiyor değilim. Kim olduğumu, hatta var olduğumu hakkiyle bilmiyorum. Bende dalgalanan bu varlık tezahürü, bu bir gölgenin silik ve yakalanmaz hareketleri, işitiyorum ki bunlar kendilerinde ebediyen ağır bir mesuliyet taşıyorlar; deniliyor ve hatta kan pahasına bile yokluğu ele geçiremem; çünkü o artık benim için yok olmuştur. Demek ki hayata mahkum oldum, ölüme mahkum oldum, ebediliğe mahkum oldum! Nasıl ve ne hakla? Bunu önceden ne bilmiş ne de istemiştim."

Hareketi, insanın kainata hür bir iltifatı gibi telakki etmek yanlıştır. Hayaımızın en önemli hadisesi olan hareket, aynı zamanda en zaruri hadisesidir. Yine Blondel'i dinleyelim :

"Hiç olmazsa durmak çaresini bulacak mıyım? Hayır, yürümek lazım. Hiçbir şeyden vazgeçmemek için kararımı sonraya bırakabilecek miyim?

Yok, herşeyi kaybetmek pahasına da olsa yine herşeyi omuzlarına yüklenmek lazımdır; kendi kendini mahkum etmek lazımdır. Beklemeğe hakkım yok, yahut da artık seçim ve tercih yapmaya kudretim yok. Eğer bizzat kendi hareketimle kımıldanmazsam , bende veya dışarıda bana muhtaç olmadan hareket edecek şeyler var; ve bensiz hareket eden her halde benim aleyhime hareket edecek. Sulh bozgunluktur, hareketin mühleti ancak ölümdür."

Var olmak, insanın samimi olarak sahip olduğu isteklerin bütününü içerisine almaktadır. Belki onların tam bir toplamıdır.

"Eğer ben var olmak istediğim değilsem, istediğim, sözle değil, arzu ve tasavvurlarla da değil, fakat bütün kalbimle, bütün kuvvetimlle, hareketlerimle istediğim değilsem, ben var değilim...Var olmak, istemek ve sevmektir." ........ "Bizden kol, kalp ve kafa isteniyor." Bunları kendi isteğimizle vermezsek, bizim dışımızda bize rağmen hareket edenler bizden bunları zorla alacaklardır. "Eğer ben var olmak istediğim değilsem, istediğim, sözle değil, arzu ve tasavvurlarla da değil, fakat bütün kalbimle, bütün kuvvetimlle, hareketlerimle istediğim değilsem, ben var değilim...Var olmak, istemek ve sevmektir."

Hareket, yalnız bir taradından çekip götüren veya varlığımızda yalnız bir noktayı kazıyan kuvvet değildir. Kendi kendine kapanan, kendi inhisarcılığına yine kendini mahkum eden hareket, ölmeğe mahkum olur. Ancak bir yönden, kendi varlığını lezzetle dolduran tek kımıldatıcının istikametinden harekete geçmek, varlığı doyurucu olmuyor. Bir menfaatin tatmini, bütün varlığı darlığa düşürücüdür. Yalnız bir ihtirasın tahriki insan ruhunun bütün diğer bölgelerinde felç yaratıyor. İskender ölürken, büyük istilaların bulutu altında bunalmıştı. Sezar saadet terennümü ile ölmedi. Napolyon, Yena'da değil, filozof Volney'i tokatladığı sırada yenilmişti. "Bizden kol, kalp ve kafa isteniyor." Bunları kendi isteğimizle vermezsek, bizim dışımızda bize rağmen hareket edenler bizden bunları zorla alacaklardır. Kendi dileğini alemin dileği yapmaya çalışmak, alemin sonsuzluğa uzanan hareketlerine engel koymaktır, kainatın hürriyetine set çekmeyi istemektir. Aksine olarak alemin dileğini kendi dileği yapmak istemek, alemin kalbini kendi varlığa sığdırmaya çalışmak : İşte gerçek ve hür hareket yolunda ilerleyiş bununla oluyor.

FİKİRLERİNDEN SEÇMELER-İnanmak ve Sevmek

İnanmak, benliğin kendi mukadderatı önünde verdiği imtihandır. Onu aşk ile bağrına basanlar, bu imtihanda muvaffak oldular. Benliğin, bütün kuvvetleriyle kendi konusu olan kainatı kucaklayışı demek olan bu imtihanda aşkın sahipleri başarı kazandılar. Aşkın şahidi ise ızdıraptır. Izdırapsız ne hayat hareket, ne de gerçek düşünce doğabiliyor. Her inanma hareketinde sevilen bir ızdırap saklıdır.

Sevgisi olmayan hakikate ulaşamıyor, gerçeği bilmiyor ve tam sevgi, gayesine ulaşmış sevgi, sonsuzluğun sevgisidir. Bu sevgi, vucuttan geçer, bedenden taşar, fani varlıktan kaçar. Ruhu derinlerine doğru kazıyarak orada gaye olarak yine kendini arar. Gerçek aşkın sahipleri, ne servetin, ne şöhretin veya temaşanın, ne de ilmin ve sanatın aşıklarıdırlar. Gerçek aşıklar aşkın aşıklarıdır.

İnanmak, gerçek ve şahsi tanıyış; sevmekse gerçek yaşayıştır. İnanmayan bilmez, taklit eder. O ışığını başka kürelerden alan bir kör kandildir. Sevmeyenler, yaşamayanlardır. Onlar ölü ruhlardır. Her an toprağından taze hayat fışkıran tarlanın üstüne atılmış kuru kütüklerdir. Dğnyamızın tadını onlar alamazlar, hayatın kudretini onlar bilemezler. Her kökünden bir inanış otu biten, her tarafına bir başka şevk saçılmış dünyamızda aşk ile inanışın terbiyesini en küçük yaştan itibaren almamış olan nesiller, bedbaht nesillerdir.

Kainata hayrınlıkla bakan, insanlara minnetle çevrilen çocuğu, inanış ve sevgi aşısı yapmadan hayata salanlar, dünyamızın ilk ve en gaddar zalimleridir. Sokak ortasında birbirleriyle dalaşıp tekmeleşen yavruları kayıtsız bakışlarla arkasında bırakarak hayat mücadelesi denen kızıl meydana koşan mahir menfaat atletleri, ihmallerinin neden cinayet olduğunu bilemediler. Zira onlar muhabbet kaynağı olması lazım gelen mabette bile menfaat dilendiler; namütenahi aşk ile dolup taşan dünyamızın ilahi bahçelerinde hiç de usanmadan kin ve haset devşirdiler.

Biliyoruz ki, düşünce, hareketin bizde içselleşmesidir. Hakikate kendi iç dünyamızda temasetmektir. Paskal üç türlü hakikat ayırıyordu: Etin hakikatleri, aklın hakikatleri, imanın hakikatleri. Birincisi kör nefsimizin zenbereği etrafında çevrelenen ve onun tarafından idare edilen bütün iştahları, hırsları ve menfaatleri içerisine alıyor.

Muvaffakiyetlerimizin dünyasını çenberliyor. Kendisiyle ve kendisi sayesinde kurnazlaşan insanı hayvanlarla birleştiriyor. İkincisi, bizi aklın, tasavvurla iradenin fethettiği bir aleme yükseltiyor. Kendi dar benliğimizden çıkarak bizi bir büyük alem yapıyor. İlmi, temaşayı, mana cevherini sunuyor. İnsanı ruh aleminin serdarı yapıyor.

Üçüncüsüne gelince, o bizi insani olan varlığımızın da üstüne yükseltiyor. Sonu olan dünyamızdan, sanki bir hamle ile sonsuzluğa ulaştırıyor. Parça iken bütün yapıyor; fani iken ebedi kılıyor. Onun varlığıyla, yolcu iken yol, sermest iken saki, damla iken derya oluyoruz...

İnanışta alelade bilginin esas şartı olan şuur ve eşya ikiliği ortadan kalkmıştır. Bu ikisi aynileşmiş, eşya şuura teslim olmuş, onunla kaynaşmış, ikisi bir varlık kazanmıştır. İnanışın başladığı yerde alelade tanıyış sönükleşir, değersiz ve adeta manasız kalır. İnanış tam olunca da yerini ona bırakır, kaybolur.

Filozof Kant, saf akıldan yani muhakemeden pratik akla yani vicdana geçerken şöyle demişti : "Yerine itikadı koymak için, bilgiyi ortadan kaldırmaya mecbur oldum."İtikad haline gelmeyen afaki bilgi, bize bir yabancıdır ve sürekli hayata sahip değildir. Benim tarafımdan yaşanmamış, kelimenin tam manasiyle benim olmamıştır. Bu sebepten bana şahsi tatmin vermekten uzaktır. Sadece taklit yoluyla, elden ele dolaşan müşterek bir nesne gibi, bir zaman için dimağda misafir olmaktadır. Gerçekten benim şahsi malım olmadığından benden koparıp alınır. Bugün benim, yarın başkasının mülkü olur.

Umumi görüşler, taklit ile kazanılan iddialar, zümre ve parti ihtirasları ve bunlara destek olan sebepler hep köksüz, hep temelsiz ve hakikatle alakasız düşünüşlerdir. Zira bunlar, benliğimin dışında yaşanmış, benim ne hürriyetimin, ne de şahsiyetimin kaynaklarında kökleri olmayan, derinleri kazılırsa iştihaların ve etlerin, alışkanlıkların ve taklitlerin vucut verdiği sözede hakikatlerdir.

İnanılan ve sevilense bir yandan şahsiyetimin derinlerinden, öbür yandan sonsuzluktan hayatve hakikat alan görüştür. Onun çürütülmesi, yalanlanması kabil olmaz. Yumruklandıkça ruhumuzun daha derin tabakalarına iner. Çünkü inançlarım muhakemenin ulaşamadığı bir alemde meydana gelmektedir. Kökleri aynı zamanda benliğimin pek derinlerinde bulunduğundan, muhakeme ile benden koparılamazlar. Bu sebepten inanılmayan, sadece ilmin ölçüüleriyle tartılarak aklın karşısına çıkarılan her fikir, her hakikat, eksik veya aldatıcıdır. İnanma, bir harekettir ve benliğin varlıklar üzerine doğru yaptığı bir harekettir. Ruhun tabiata uzanması, onda devamı gibi bir şeydir. Ruhun, tabiatı istilasıdır.

Gerçek aşıklar aşkın aşıklarıdır. Aşkın kendi kendisini yakan ateşinde sevenle sevilen, isteyenle istenen, varlıkla var eden birleşir. Eşya ile temaşa, kainatla şuur, birle bütün bağdaşır. Düşünce hareketleşir, varlık düşünceleşir. Anlaşılmayan ortadan kalkar, anlatılmayan Bir kalır.İnanmak, benliğin kendi mukadderatı önünde verdiği imtihandır. Onu aşk ile bağrına basanlar, bu imtihanda muvaffak oldular. Benliğin, bütün kuvvetleriyle kendi konusu olan kainatı kucaklayışı demek olan bu imtihanda aşkın sahipleri başarı kazandılar. Aşkın şahidi ise ızdıraptır. Izdırapsız ne hayat hareket, ne de gerçek düşünce doğabiliyor. Her inanma hareketinde sevilen bir ızdırap saklıdır.

Sevgisi olmayan hakikate ulaşamıyor, gerçeği bilmiyor ve tam sevgi, gayesine ulaşmış sevgi, sonsuzluğun sevgisidir. Bu sevgi, vucuttan geçer, bedenden taşar, fani varlıktan kaçar. Ruhu derinlerine doğru kazıyarak orada gaye olarak yine kendini arar. Gerçek aşkın sahipleri, ne servetin, ne şöhretin veya temaşanın, ne de ilmin ve sanatın aşıklarıdırlar. Gerçek aşıklar aşkın aşıklarıdır. Aşkın kendi kendisini yakan ateşinde sevenle sevilen, isteyenle istenen, varlıkla var eden birleşir. Eşya ile temaşa, kainatla şuur, birle bütün bağdaşır. Düşünce hareketleşir, varlık düşünceleşir. Anlaşılmayan ortadan kalkar, anlatılmayan Bir kalır.
İlk ve son ilim budur. Millet kültürünün ağacını dikecek ve millet ruhuna hayat getirecek nesiller, inanışla sevgi mabedinin mihrabında önce tövbe etmeli, sonra da inanmayı ve sevmeyi öğrenmelidirler.

Düşünen adam, 1/2, 12 Ocak 1961; VO

FİKİRLERİNDEN SEÇMELER-Düşünmek

Mantık dilinde düşünmek, şuur ile eşya arasında münasebet kurmaktır. Aynada görülen hayal giib eşya ve olayların şuurda tasavvur halinde tekrarlanmasıdır. Dış dünyanın iç alemimizde bir nevi devamıdır; veyahut sebeplerle sonuçlar arasında münasebet kurmaktır. Nazariye yapan mantık, düşünmeyi böyle tarif ediyor. Lakin insanın gerçeğini anlatan psikoloji, olayların böyle cereyan etmediğini ortaya koymaktadır. Düşünmeden evvel hissediyoruz, dış dünyadan tesirler alıyoruz. Bu tesirler bizim menfaatlerimize, zevklerimize ve isteklerimize cevap oluyorlar. Bize faydalı bir zevk sunan görüşlere hakikat elbisesi giydiriyoruz. Menfaalerimizle, zevklerimize aykırı fikirleri hata olarak itham ediyoruz. Önce hayatî bir ağaçtan ibaret varlığımızdan fışkıran iştihalar, türlü emeller ve parlak hayallerle süslenmiş olarak şuurumuzda hakimiyetlerini ilan ediyorlar. Sonra onların bütün varlığımıza saldığı istekler, dış dünyaya çevriliyor ve kendi hesaplarına hakikat avcılığı yapıyorlar. Kendilerine uygun fikirlere hakikat damgasını basıyor, aykırı görüşleri hakikat dışı yapıyorlar. Böylece bir fikrin hakikat oluşu, herkes için müşterek ve kendi kendisinin aynı olan bir realitenin değil, bizim istek ve iştihalarımızın emriyledir. İnsanlığın düşüncesine hakim olan hakikat ölçüsü, insanın kendi hayatî menfaatleri, şahsi hesapları ve istekleridir; zevkleri veya alışkanlıklarıdır. İnsan, kendinin olan bu ölçüleri fikirlere tatbik ediyor ve bu ölçülerle fikirlerin doğruluğunu araştırıyor; hükmünü onlarla veriyor. Ondan sonra kendi verdiği bu hükme uygun, onu destekleyici sebepleri etrafında topluyor. Peşin vermiş olduğu hükmünü onlarla haklı ve meşru gösteriyor. Görülüyor ki, düşünmek, kendimizi eşyaya değil eşyayı kendimize uydurmaktır. Şuurumuzu olaylara irca etmekten uzak, olayları hep kendi iştihalarımızla isteklerimizin emrine vermektir. Bu sebepten kendimizden müstakil bir realiteyi tanımıyoruz. Mahiyeti bizi ilgilendirmeyen bir realiteden kendimize doğru bir takım basamaklar sıralıyoruz. Böylece kendimize uydurulan eşya ve olaylar, kendi zevklerimize, iştihalarımıza ve kendi menfaatlerimize göre hükümler giyiyor.

Dünyamızı hakikatin değil, iştihalarımızın gözü ile görüyoruz. Bu zavallı dünya herkes için başka dünyadır. Karınca için büyük, güneşe göre küçüktür. Bahtiyarlar için güzel, bedbahtlar için kötüdür. Bir tüccar çok kazanmayı muvaffakiyet ve fazilet sayabilir, fukaranın gözünde ise bu istek, kötü bir iştihadır.

Düşünüşlerimizde birer isim hesabına döğüşen çocuklardan farklı değiliz. İnsanlar arasında yeni yeni ihtiras kıvılcımları serperek ayrılıkları artıranlar, insanlığın gerçek düşmanlarıdır.

İhtirasların sahasında bütün döğüşmeler, bütün ayrılıklar bizi hakikatten uzaklaştırmaktadır. Çünkü ihtirasların hepsi hakikatlerden uzaklaştırıcıdır. Ölçülerimizin hepsi izafidir. Hakikati nerede arayalım?

Fikirlerimizin doğruluğu hususunda kullandığımız ölçünün darlığı, görüşümüzün darlığını doğurur. Ölçünün genişliği nisbetinde hakikate yaklaşıyoruz. Hayatî menfaat ve iştihalarımız, fert olan varlığımızın dar sınırları içerisinde kaldığından daima hakikatten uzaklaştırır. Bizi başkalarına doğru götüren duygular, ferdiyetimizden sıyırarak daha geniş ufuklara götürdüklerinden hakikate o nisbette yaklaştırıcıdırlar. Kullandığımız hakikat ölçüsü genişledikçe hakikate o kadar yaklaşırız. Bu ölçü, sonsuzluk olunca mutlak hakikate temas ederiz. İstek ve iştihalarıyle ferdi duygularından ve her türlü menfaatler sisteminden kendini kurtararak sonsuzluğun ilhamı ile düşünen insan, mutlak hakikatlere ulaşmıştır. Zira hakikat sonsuzluğun emridir. Bu emri alabilmek için, önce zevklerimizle iştihalarımızdan sıyrılmamız lazımdır. Sonra da şahsi menfaatlerimizden uzaklaşmalıyız. Daha sonra da zümre menfaatlerini reddedebilmeli, zümrelerin ve partilerin dışında yaşamasını bilmeliyiz. En sonra, ulvi olsalar bile, benliğimize tahakküm eden bütün hislerden, zafer duygularından, muvaffakiyet gururlarından, nefsimize itimatlardan kurtulup havalanarak bir uçuşta sonsuzluğun bölgesine sığınabilmeliyiz. Genç neslin fikir terbiyesini yapanlar, onları bu merhalelerden geçirici nefis terbiyesi yapmalıdırlar. Nesli benlik gururlarıyla hoyratlaştırmak boş bir gayrettir. Bilelim ki, bizimle hakikat arasında pek çok perdeler gerilidir. Bizden çıkıp hakikate varmak için, bu perdelerin birer birer delinmesi lazımdır. Hakikati bizden saklayan ve birbirimize yabancı hatta düşman yapan bu perdelerin bir kısmı nefsimize ait iştihalardır, bir kısmı alışkanlıklarla telkinlerin eseridir, bir kısmı da ancak ibadetin dağıtabileceği gafletlerdir. Sonu olan bu alemde sonsuzluğun yolcusu olan insan, arzımızın bu yalnız yolcusu, burada bir muamma olan hayatına bir hikmet, kendine dost, düşüncesine destek bulabilmek için sonsuzluğa sığınmak mecburiyetindedir: Sonu olan varlıklar, sonsuzluğa dayanarak düşünmekle anlaşılıyorlar..

Nurettin TopçuDüşünen adam, 1/5, 3 Şubat 1961; Var Olmak

Nurettin Topçu Kimdir?

Nurettin Topçu, isyan ahlakına dayalı hürriyet anlayışı ve bu anlayışın temel doktrini hareket felsefesi ile mesuliyetini müdrik gençliğin bir filozof aradığında karşısına çıkan orijinal bir Türk düşünürüdür.

Türkiye’deki yönetici elitin ortaya koyduğu uygulama, fikrî yönden gelişmeyi tıkamış durumdayken; Nurettin Topçu, Fransa’da Blondel’in hareket felsefesinden yararlanarak Batı’yı tahlil eder, arkasından da çalışmasına başlar.

Eğer Türk düşünce tarihinden bahsedilecek olursak, onun en başında gelenlerden biri de hiç şüphesiz Nurettin Topçu’dur. Şaşaadan, debdebeden, gösterişten uzak yaşadı ve hiçbir zaman kalabalıklara güvenmedi. Fikriyatını kendine bir ikbal sağlamak için yansıtmadı.

1909’da İstanbul’da doğan Nurettin Topçu, Erzurumlu Topçuzâde Ahmet Efendi’nin oğludur. Annesi Fatma Hanım ise Eğinli’dir. Çok eski ve köklü bir kültür muhiti bulunan Eğin’in Nurettin Topçu’nun ruh dünyasında önemli bir yeri vardır. İstanbul’da büyüyen Topçu, hep ana yurduna olan hasretle yaşamıştır.

Erzurum ile İstanbul arasında canlı hayvan ticareti yapan babası Ahmet Efendi’nin işleri I. Dünya Savaşı’ndan sonra bozulur, artık Çemberlitaş’ta sıradan bir kasap olarak ticarî hayatını sürdürmeye başlar.

Türkiye’de başlayacak olan zor günler Topçu’nun düşüncesinde olumlu yankı bırakır. Bu arada henüz ilkokulda okuduğu yıllarda yabancı okullara tavır alan Nurettin Topçu, Vefa İdadîsi’ni (ortaokul) birincilikle bitirdikten sonra İstanbul Lisesi’ne kaydolur. Burada felsefeye merak saran Topçu, daha iyi bir eğitim için Avrupa’ya gitmek gerektiğine inanır; bunun için de burs için girişimde bulunur, kazanarak Fransa’ya gider. Burada Maurice Blondel, Remzi Oğuz Arık ve Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu ile tanışır. Bu üç fikir ve bilim adamının Topçu’nun fikriyatının şekillenmesinde önemli rolleri vardır. Ünlü Fransız filozofu Blondel’in hareket felsefesi Topçu’nun da Türkiye’de çıkardığı derginin adı olacak ve Topçu Anadolu’ya has milliyetçilik nazariyesini ve yerli hareket düşüncesini ona dayandıracaktır.

Nurettin Topçu'nun Fransa'da aldığı lisans dersleri şunlardır:1. Ruhiyat ve bediiyat (Haziran 1930)2. Umumî felsefe ve mantık (İkinci teşrin 1932)3. Muasır sanat tarihi (İkinci teşrin 1932)4. İçtimaiyat ve ahlâk (Haziran 1933)5. İlk zaman sanat ve arkeolojisi (İkinci teşrin 1933)

Bu arada Fransa’da çeşitli fikir kulüplerine devam eden Topçu, buradaki Türk ve Fransız düşünürlerle ilişkiler kurar. Üniversite tahsilini tamamlayan Topçu, Sorboune’da doktora yapmaya başlar. Bu üniversitedeki ilk doktora programını tamamlamış Türk öğrenci Topçu’dur. Bunun için yapılan törenlerde ne istediği sorulunca o, okulun gönderine Türk bayrağının çekilmesini istemiştir.

Öğretmenliği

Vatanına ve milletine ziyadesiyle bağlı olan Topçu, Fransa’dan Türkiye’ye gelince Galatasaray Lisesi’nde Felsefe öğretmeni olarak göreve başlar. Daha ilk öğretmenliğinde eğitim sistemimizdeki temel bozukluk hocayı harcayacaktır. Adam kayırmacılık, hatırı sayılan bir öğrenciye aşırı müsamaha, diğer öğretmenlerden beklendiği gibi Topçu’dan da beklenir. Galatasaray Lisesi Müdürü Behçet Bey, o sene Haziran imtihanından geçmesini istediği altı kişilik bir öğrenci listesini Topçu'ya teklif etmiştir. Nurettin Topçu bu teklife karşı "Eğer bunlar çalışkan talebelerse elbette geçerler"' cevabını verir. Neticede talebelerin bir kısmı imtihanda kalır. Ankara'nın tepkisi ani olur ve Topçu'nun tayini İzmir'e çıkar. Bu duruma müsbet yaklaşmayan Topçu Hoca, İzmir’e sürülür. Sürgün haberi en mutlu anında kendine haber verilir.

Topçu, İzmir’de öğretmenliğinin dördüncü yılında dergi çıkarmaya başlar. Derginin adı Hareket’tir. 1939’da yayınlanan dergi ile Nurettin Topçu, artık resmî çevrelerin sürekli izlediği, sorguladığı mahfil ve kalem olacaktır.

Artık mimlenmiş bir öğretmen olan Topçu, ne yazık ki, Türkiye’ye verebileceği çok zengin fikirlerini dar bir çevrede tutmak zorunda kalmıştır. İzmir’den Denizli’ye sürülür.

Bir müddet sonra tekrar İstanbul’a dönen Topçu Hoca, sırasıyla Haydarpaşa Lisesi, Robert Koleji, Vefa Lisesi, İstanbul Erkek Lisesi ve İmam Hatip Lisesi’nde öğretmenlik yapmıştır.

Sadece öğretmenlik yapmakla yetinmeyen Topçu, aynı zamanda kendisi “mektep insan” konumundadır. Çıkardığı dergi ve ortaya koyduğu fikirler bir çok kimse tarafından paylaşılmaya başlar. Aynı zamanda Bergson üzerine yazdığı tezle de üniversitede Hilmi Ziya Ülken’in doçenti olur.

Hareket dergisi ve Topçu

Nurettin Topçu, hareket felsefesini ve Anadolucu fikirlerini işlediği Hareket Dergisi’ni fasılalarla 1939-1947, 1947-1949, 1952-1953 yılları arasında; 1966 yılından itibaren de düzenli olarak vefatına kadar çıkarmıştır. Milliyetçiler Derneği’nde aktif cemiyetçilik yapan, 1961’de AP’nin kuruluşunda aktif rol alan ve Konya’dan milletvekili adayı olan Topçu, 1966’dan itibaren fazla geniş olmayan bir kadro ile Hareket Dergisi’ne ağırlık vermiş ve ömrünün sonuna kadar Anadolucu bu genç kadro ile mütevazı bir mahfil oluşturmuştur.

Buradan yetişen çok sayıda insanın yanı sıra başlıca şu isimleri zikredebiliriz: Cemil Meriç, Orhan Okay, Ahmet Debbağoğlu, Mustafa Kara, Mustafa Kutlu, Ezel Erverdi, D. Mehmet Doğan vs.

Sona Doğru

Nurettin Topçu’nun son yılları dar bir kültürel çevrede, yalnızlık içinde geçmiştir. Hareket çevresi onu bir hoca, bilge ve pîr gibi görür.

Ölümünden sonra yazılanlar bunu göstermektedir. Bunu, düşünceleri kadar, mütevazı ve ilkeli hayatına borçludur. Polemiklere girmeyen, etkili ve ateşli kalemi de bu saygıda rol oynamaktadır. Kişiliğine ilişkin, ağabeyi Hayrettin Topçu şunları söylemekte: “Verdiği karardan kolay kolay dönmezdi. İradesi sağlamdı. İbadetini gizli yapmaya gayret ederdi. Eşyaya kıymet vermezdi. Zoraki elbise alır, zoraki yeni ayakkabı giyerdi.”
Ayrıca yakın dostlarından İsmail Dayı da son yıllarıyla ilgili şu husustan bahseder: “Emekli olduktan sonra, acaba Bursa’daki küçük camilerden birinde bir vazife istesem, ömrümün sonuna kadar orada kalsam kabul ederler mi? diye sormuştu.”

Aday olduğu Konya’dan seçilemeyen Topçu, yapılan kongrede Milliyetçiler Derneği’nden de ayrılır.

1974’te yaş haddinden emekliye ayrıldı. Emekliliğinden bir müddet sonra rahatsızlandı. Geçici sanılan bu hâl, yaşlılığın ve tıbbın ileri sürdüğü bahanelerle birlikte, emekli olduktan sekiz ay sonra bu büyük idealist muallim Nurettin Topçu vefat etti.

Her türlü gösterişten ve alayişten uzak, nümayişi sevmeyen, hem Batı’yı, hem de milletini, Anadolu’yu tanıyan Nurettin Topçu, bu vesile ile de Türk gençliğine sağlıklı bir Türk düşüncesi bırakmıştır.

Eserleri

1- İsyan Ahlakı, 2- Yarınki Türkiye, 3- Ahlak Nizamı, 4- Türkiye’nin Maarif Davası, 5- Var Olmak, 6- İslam ve İnsan / Mevlana ve Tasavvuf, 7- İradenin Davası / Devlet ve Demokrasi, 8- Bergson, 9- Kültür ve Medeniyet, 10- Mehmet Akif, 11- Büyük Fetih, 12- Taşralı.